22 Kasım 2017 Çarşamba

Üç Büyük Günah


Üç Büyük Günah


Günaydın sevgili gönül dostlarımız, güzel bir hafta geçirmeniz dileğiyle…  


Allah'ın ve Resulünün SAV selam ve bereketi üzerinize olsun.


 

(18 Kasım 2017 Cumartesi bilgisayarım masadan düştü, harddiski görmedi, açılmadı. Aydın Kaynarca bey dostumun fikri ve vesilesiyle, emekli olduğum şirketten arkadaşımız Uğur Tek beye bilgisayarı verdik. O da hemen 1 günde halletti ve Pazartesi akşam bilgisayarı teslim etti. Her iki dostumdan da Allah binlerce kez razı olsun. Evet, bilgisayar arızası sebebiyle bu haftanın yazısını yayınlamak bugüne kısmet oldu. 22.11.2017 Çarşamba )


Kıymetli dostlar, yazının başlığındaki o üç büyük günahın ne olduğunu açıklamadan önce, bu başlık nerden çıktı kısaca anlatmak istiyorum inşallah.


Efendim biliyorsunuz bu dünya hayatı geçici ve önümüzde ebedi bir alem var. Naçizane yazılarımızla bunu hep gündemimizde tutmak için, sürekli dinden bahseden yazılar yazıyoruz. Çünkü insan unutkan bir varlıktır.


“İmân namazdan daha üstündür !

Çünkü namaz günde 5 vakit, imân her an farzdır.

Ayrıca namazsız imân olur ama imânsız namaz olmaz !”    Hz.Mevlânâ


İşte bu sebeple namazdan önce günahtan korunmalıyız. Çevremizde sıkça gördüğümüz, kolayca işlenen ve çok büyük günah, Suizan etmek günahı hakkında yazmak istedik.


Bu konuda dinlediğim sohbetlerden süzdüğüm bilgileri zihnimde topladım. Zihnimde yankılanan “Suizan zinadan beterdir” hadisinin kaynağını internetten araştırırken aşağıdaki kısa yazıyı buldum.


Yazının başında bir ayet vardı ve üç büyük günah aynı ayette geçiyordu; Yazının başlığı ilgi çeksin diye bu isme karar verdik. Günahların birisi şudur: Suizan veya ÖNYARGI




Önyargı, bir şeyin dış görüntüsüne bakıp yanlış bir karara varmaktır. Yani öyle olduğunu zannetmektir. Ve yanlış düşüncesinin doğruluğuna kalpten inanırsa, suizan etmiş olur.  


Önyargılı davranmak iki türlüdür. İyi ve kötü önyargı. Kuran’da buna Hüsnüzan ve Suizan etmek deniyor. Kötü önyargı, yani suizan çok günahtır. Kanserden tehlikelidir.


Yaşayan son Mesnevihan Hayat Nur Artıran Hocamız bir TV programında Suizan, kanserden tehlikelidir, demiştir.


Çünkü Kanserden vefat eden kişi ortalama yetmiş yıllık hayatını kaybeder...


Fakat Suizan ederek, yani karşımızdaki muhatabımız hakkında kötü önyargıyla olayları, içimizden kötüye yorumlarsak; sonsuz cennet hayatımız tehlikeye girer, -Allah korusun- ...


(Günümüzde Yaşayan Son Mesnevihan Hayat Nur Artıran Hocamızın “Aşk bir Davaya Benzer” isimli kitabından Suizan’ın zararları konusundaki alıntıyla yazımızı bitireceğiz.)


Peygamber Efendimize SAV göre ise Suizan günahı, zinadan tehlikelidir.


Bu hadisi kıymetli bir alimden radyoda dinlemiştim. Hadisi Şerifin kaynağını internetten araştırırken aşağıdaki güzel yazıyı bulduk, aynen kopyalamak istiyoruz.



3 BÜYÜK GÜNAH: SÛ-İ ZAN, TECESSÜS, GIYBET


Rabbimiz celle şânühû buyuruyor ki,


Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin)..."    (Hucurât, suresi, 12. ayet)


Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de şöyle buyurmuşlardır:


Gıybet, zinadan daha şiddetlidir.”   (Kenzü'l-Ummal, 3, 589, No: 8043)

"Gıybet, katil gibidir."    (Müsnedü'l-Firdevs 3, 116,117)


Gıybet, Başkasının arkasından çekiştirmek, yani dedikodu yapmak demektir.

Tecessüs etmek ise, birbirimizin gizli yönlerini araştırmaktır. Gizlice dinlemek gibi…  




Ancak tabiiki her gıybet cinayetten veya zinadan kötü değildir... Ama sonuçları dikkate alındığında, yerine-zamanına ve biçimine göre, bunlardan daha ağır bir günah ve kabahat hâline gelebilir gıybet...


Gıybetin en ürkütücü yönlerinden birisi, yol açabileceği felaketlerin potansiyel büyüklüğüdür. Gıybet hem ferde hem de topluma saldırır, zararı umumidir.


Zinayı, cinayeti işlemek nisbeten zordur. Failini bulmak ve cezalandırmak mümkün ve gıybete nazaran kolaydır. Halbuki gıybeti işlemek kaş-göz işareti kadar kolaydır.


Bir kere ağızdan çıktı mı mantar gibi ürer, kanser gibi dağılır toplum denilen bünyeye... Onlar-yüzler-binler-onbinler-milyonlar... hatta milyarlarca insanın arasında dalga dalga yayılma ve inanılmaz fitne-fesat-kargaşa ve katliamlara yol açma potansiyeline sahiptir gıybet...


Gıybetin, insanlar tarafından kaynağında tespit edilip cezalandırılması çok zordur... İlerlemesini, iftiraya dönüşmesini önleyebilmekse neredeyse imkânsızdır...


***


Büyük bilim adamı Einstein kötü önyargı karşısında şu meşhur sözünü söylemiştir:


“Bir önyargıyı parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur.”


Yazımıza güzel bir menkıbe ile devam ediyoruz:



SUİZAN EDEN ALİME RABBİMİZ HATASINI GÖSTERDİ


Allâh’ın bir mahlûkunu rencide eden bir muâmelenin, o mahlûktan önce Cenâb-ı Hakk’ın gadabını tevlîd edeceğini düşünmek gerekir. Çünkü Allâh, mahlûkâtına muhabbette harîstir.


Bundan dolayıdır ki, günahkâr, yani Rabbine âsî olan bir kulun bile günah ve kusurunun zikredilip şüyû bulmasını menetmiş ve bunu “gıybet” nâmıyla, ağır günahlardan biri olarak ilân buyurmuştur.


Cenâb-ı Hak, “…Ona rûhumdan (kudretimden) üfledim…” (el-Hicr, 29; Sâd, 72) buyurarak kendisine yaklaşmak için insana istidât vermiş ve onu en güzel şekilde “ahsen-i takvîm” sırrıyla yaratmıştır.


Bu yüzden Rabbimiz, kulunun istihkar edilmesinden küçük görülüp incitilmesinden bile râzı olmaz.



Rİvâyet edİLİr kİ:


Muhyiddin-i Arabî hazretleri bir sahilden geçerken, testiyi başına dikip şarap içen bir genç gördü. Aynı genç bir yandan da yanındaki bir kadına taşkınlık ediyordu. Muhyiddin-i Arabî içinden şöyle geçirdi:


“–İnsan, mahlûkât içinde kendisini en aşağı bilmeli, mütevâzî olmalı; ama ben herhalde şu günahkâr gençten daha üstünüm. Şarap da içmiyorum, laubâli hareketler ve ahlâksızlıklar da yapmıyorum.”


Tam o sırada denizden bir feryad duyuldu:


“–Batıyoruz, İmdâd!..”


Bu sesi duyan genç, elinden testiyi atarak kaşla göz arasında denize fırladı ve birkaç dakika içinde boğulmak üzere olan dört kişiyi kurtararak sahile taşıdı.


Sonra da olan biteni hayretler içinde izleyen İbn-i Arabî hazretleri, biraz önce aklından geçen tereddütlerine cevap buldu ve:


“–Bak, o küçümsediğin, günahkâr ve hakîr gördüğün genç, dört kişiyi birden kurtardı. Ya sen ne yaptın!? Bir kişi bile kurtaramadın!..”


Bu kıssada da anlatıldığı üzere, zâhirî davranışlarını gördüğümüz birtakım kişilerde, göremediğimiz bazı kabiliyet ve cevherler olabilir.


Peygamberlerin dışında, hiç bir kimsenin son nefes garantisi yoktur. Bu bakımdan tasavvuf ehli, Allâh’ın kullarını istihkarı, kalbin cinâyeti olarak kabul etmişlerdir.


Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Âb-ı Hayat Katreleri, Erkam Yayınları



SON SÖZ:


Günümüzde Yaşayan Son Mesnevihan Hayat Nur Artıran Hocamızın “Aşk bir Davaya Benzer” isimli kitabından Suizan’ın zararları konusundaki alıntıyla yazımızı bitiriyoruz:




“ Bakara sûresi, 284. Ayet :

“İçinizdekini gizleseniz de açıklasanız da Allah ondan ötürü sizi hesaba çeker.”


İçimizde kalan gizli bir duygu ve düşüncenin kime zararı var ki Allah bizi hesaba çekip yargılasın? Öncelikle kendimize, sonra da çevremize zararı var.


Varsayımlara dayanarak çeşitli vehimlerle hayatımıza yön vermeye çalışmak elbette hem bizi hem de çevremizi olumsuz etkileyecektir.


Gerçekte hiç olmayan bir şeyi çeşitli vehimler neticesinde olmuş gibi algılayıp, sonucu depresyona varan vakaları yaşamak elbette son derece tehlikelidir.


Hem kendimize hem de çevremize zarar verir. Tıbbın depresyon dediği şey genellikle vehimlerimiz neticesinde ortaya çıkan bir rahatsızlıktır.


Vehim, olmayan bir şeyi olmuş gibi algılayıp öylece kabul etmek, ona göre düşünmek, duymak, görmek ve karar vermek demektir.


Bu da insanı kördüğüm yapıp dipsiz, karanlık bir kuyuya atar. Olmayan bir şey vehimlerle yani negatif duygu, düşüncelerimizle gerçeğe dönüşür.”


İsrâ sûresi, 36. Ayet      :

“Emin olmadığın bir şeyin ardına düşme, tüm duyguların ondan sorumlu olur.”


******


Allah hepimizin Kuran ahlakıyla ahlaklanmamızı nasip etsin...




 
Bu hafta canım kardeşim Faik'im yeni bir imaj yaptı sağolsun: Ayhan Işık BIYIĞI :-)
(17 Kasım 2017)

Suizan kul hakkına girer. Suizan etmeyelim. 



“Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen de hayatından lezzet alır.” (Bediüzzaman Said Nursi)



Celalin Penceresinden


13 Kasım 2017 Pazartesi

Nefsime Tavsiyeler


Nefsime Tavsiyeler

 

Günaydın sevgili gönül dostlarımız, güzel bir hafta geçirmeniz dileğiyle…  

 

Bu haftaki yazıda kendimle bir söyleşi yapacağım; size değil kendime nasihat edeceğim.

 
Yıl 2005-2017 , Yaş 32-44
Bu resmi haftaiçi Facebook'a anı olsun diye koydum.
Bazıları moral vermek için, abi daha gençleşmişsin, dediler.
Elbet yaşlandık, yaşlanmak nimettir çünkü olgunlaşmaktır. O zaman çağla idik, şimdi yavaş pişip şekerpare kayısı oluyoruz elhamdülillah.
Onlara latife yaptım
"Bekarım derdim yok ondandır :))"

Dileyen nefsimle beraber dinlesin !

 

DİNLE EY NEFSİM !

 

Bu dünya çalışma sahası, dinlenme yeri değil. Tamam az uyuyorsun, her sabah seni tatlı uykundan uyandırıp teheccüd, sabah ve işrak namazları kıldırıyorum. Ama inanki bu sana işkence değil. Ahirete gidince mükafatını fazlasıyla alacaksın inşallah.

 

Ölüme hergün daha da yaklaşıyorsun ve Celal herkes gibi kesinlikle sende öleceksin. Hani günler öncesinden pazartesi için yazı hazırlıyorsun ve yayın saati hızla geliveriyor ya. İşte aynen öyle ölümde hızla geliverecek.

 

İşte o an keşke çok uyumasaydım, boş durmasaydım da daha çok sevap biriktirseydim, diyeceksin. Unutma Celal, İMANLI KULLAR için burası çalışma dünyası; kabir, uyku ve dinlenme yeri; ahiret ise, dünyada yaptığın iyilik ve ibadetlerinin karşılığını göreceğin mükafat diyarı.

 


Peygamber Efendimiz SAV buyurmuşki: “Dünya ahiretin tarlasıdır.”

 

HEP ÜZÜLDÜN AMA

 

Celal, sen gelecekten sakın endişelenme. Geçmişte olduğu gibi yine kadere teslim ol. Rabbin seni hiç bıraktı mı, en umutsuz anlarında hep bir kapı açmadı mı, düşün Celal.

 

Hani sen ilkokuldan sonra yanlış tercihle koleji kazanmıştın ve baban, yüksek enflasyondan okul taksitleri zor yatırmış, kolejin orta kısmını bitirince, zorla meslek lisesi sınavına sokmuştu.

 

Sen üzülüyordun Celal, ingilizce öğrenmem boşamı gidecek, iyi üniversiteyi meslek lisesinde kazanmam çok zor, diye. Babana söz verdin sınavda sallamıycam diye…

 

Sonuçta 1988’de meslek lisesi elektronik bölümüne girdin. Hastalığın belli olmaya başladı, dengesiz yürüyordun, çabuk yoruluyordun. Okul çok uzaktı. Annen sabah yorgun olduğun için zorla kaldırıyordu, iki vasıta değiştirip uzun yürüyüşle okula varıyordun.

 

N’olacak bu yürümemdeki dengesizlik, babama söylesem mi, belki çok basit tedavisi vardır, diyerek düşünmekten geceleri uyuyamazdın.

 

Ha o sırada bir de, Allah bir kızın aşkını kalbine yazdı. Yazdı çünkü kalpler Allah’ın elinde…

 


Geceleri uykusuzluğunun bir sebebi de, sürekli o kızı düşünmendi artık.

 

İşte o haldeyken üniversite sınavına girdin. Bir soruyu yanlış cevapladığın için ingilizce öğretmenliğini kaçırdın, son tercihin Selçuk Üniv MYO Elektronik bölümünü kazandın. Üzülmüştün.

 

Üniversitede evlilik planları yaparken sevdiğin kız terketti, hastalığın ilerledi ve okulu zor bitirdin. Yine çok üzülüyordun. Hastaneye yattın. Acaba tedavi olacak mıyım derken doktor hanım umutlarını yıktı.

 

“Bu hastalık dengesiz yürümeyle başlar, sürekli ilerler ve tekerlekli sandalyeyle devam eder. Sonunda yatalak duruma gelir” dedi.

 

Nefes almadan dinliyordum ve göz pınarlarım dolmaya başlamıştı. Henüz yirmi yaşında bir gençtim. Hayatın baharındaydım.

 

Yıllarca hayalini kurduğum düz yürüyebilmek gerçekten hayale dönüşüyordu. Sonra devam etti:

 

“Celȃl, sen şimdi hastalığının henüz başlangıç dönemindesin. Bu hastalığın sebebi bilinmiyor ve maalesef tıbben tedavisi yok.”

 

Dişlerimi sıkıyor ve ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.

 

“Bugünler senin iyi günlerin. Sen asla çalışamazsın. Yakında tekerlekli sandalyeye düşeceksin ve ilerde yaşarsan yatalak olabilirsin. Özetle durumun böyle.” Dedi.

 

Artık daha fazla kendimi tutamadım ve çocuk gibi hıçkırarak ağlamaya başladım.

 

Çok üzüldün. Hastalık, aşk acısı derken gelecek korkusu oldu ama çabuk toparladın.

 

GÖRDÜNMÜ HEPSİ HAYIRMIŞ

 

Sen o zamanlar belki çok üzülüyordun ama Allah senin kaderini öyle güzel çizmişti ki...

 

Yani paralı okulu kazanman ve yarım bırakarak Meslek lisesine girmeni sağlaması, üniversite sınavında senin bir soru daha çözmeni nasip etmemesi…

 

Evet, geriye dönüp baktığında bunlar senin için hep hayırlısıydı.

 

Eğer dört yıllık üniversite kazansaydın, bitiremezdin çünkü… Nedeni, bu hastalığının iki yıllık üniversiteyi bitirirken belirginleşmesi ve artık engelli sıfatı ile anılmandı.

 

Üniversiteyi zorla bitirsen  bile iş bulamazdın, tekerlekli sandalyede öğretmen var mı?

 

Engelli oldun ve bu halde nasıl çalışırım derken, İngilizcen sayesinde Allah iş nasip etti. Okullara uzakta olup hergün yürüyüş yapmakla kasların güçlendi, normalde 18-20 yaşta tekerlekli sandalyeye düşülürken sen yirmibeşinde düştün.

 


Türlü streslerle depresyona girip hastanede yattın, hastalığın ilerledi. Nasıl çalışıp emekliliğe ulaşacağım derken, Rabbin sabır ve güç verdi, emekli oldun.

 

Yani sen dua etmedin ama kaderine razı oldun, O’da sana hep hayırlısını yaşattı.

 

YİNE KADERE TESLİM OL

 

Allah kader planında daha neler yaşatacak, sabret. Yine O’na güven. Teslim ol, Tevekkül et. Huzur bul.

 

Gelecekten asla endişe etme. Anneme babama bişey olursa deme. Rabbinin merhametine sığın. Annen babanın yaptığı herşey senin iyiliğin içindir.

 

Bunun gibi Rabbin de yaşattığı herşeyi senin iyiliğin için yaşatır.

 

Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler, de.

 

ALLAH, Dilerse sana şifa verir, dilerse sana yeni aşk verir. Kalpler Allah’ın elinde…

 

Yaşayan Son Mesnevihan sevgili Hayat Nur Artıran Hocamız der ki:

 

Hz. Mevlana, “Aşk nasip işidir, hesap işi değil. Aşk adayıştır, arayış değil.” der.

 

“Cenab-ı Allah’ın bir kula en büyük lütfu, keremi ona Aşk’ı nasip etmesidir.“

 

Ve Yunus Emre Hazretleri (1238-1320) gibi şöyle de , huzur bul inşallah:

 

Cana cefa kıl ya vefa

Kahrın da hoş, lutfun da hoş,

Ya derd gönder ya deva,

Kahrında hoş, lutfun da hoş.

 

Hoştur bana senden gelen:

Ya hilat-ü yahut kefen,

Ya taze gül, yahut diken..

Kahrında hoş lutfun da hoş.

 

Gelse celalinden cefa

Yahut cemalinden vefa,

İkiside cana safa:

Kahrın da hoş, lutfun da hoş.

 

Gerek ağlat, gerek güldür,

Gerek yaşat gerek öldür,

Aşık Yunus sana kuldur,

Kahrında hoş, lutfun da hoş.

 


Şeker komasını saymadım, Bakalım bu hayatta daha başıma neler gelecek,

Görelim Mevla neyler, Neylerse güzel eyler.

 

Çok şükür bugünüme, Binlerce Elhamdülillah…

 

 

Celalin Penceresinden

 

 

6 Kasım 2017 Pazartesi

Einstein’in Sevgi Mektubu


Einstein’in Sevgi Mektubu

 

Günaydın sevgili gönül dostlarımız, güzel bir hafta geçirmeniz dileğiyle…  

 

Allah'ın ve Resulünün SAV selam ve bereketi üzerinize olsun.


Rasûlullah (sav) buyurdular:

“Siz îmân etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe îmân etmiş olamazsınız. Size işlediğiniz takdîrde birbirinizi sevmeye vesîle olacak bir amel göstereyim mi? Aranızda selâmı yayınız.” (Müslim, Îmân, 93; Ebû Dâvud, Edeb, 131; İbn Mâce, Edeb, 11; Tirmizî, İstî’zan, 1.)
 
 
 



Kıymetli dostlar, bugün size bir mesaj verip yazıyı başlıktaki mektupla bitireceğiz:

 

Hz. Mevlana’ya göre Aşk, dünyaya ait bir duygu değildir. Aşk insanlara ait değildir. Aşk Allah'a aittir. Ancak Allah, insanı halifesi olarak ilan edip ruhuna üfledikten sonra, kendisindeki bu duyguyu, insanın da mayasına karıştırmıştır.

 

Mustafa Ceceli’nin şarkısında dediği gibi, aşk için gelmişiz biz bu cihana…  

 

Nedir o aşk? Ezelde, ruhlar aleminde Allah’a verdiğimiz sözdür. Biz Allah’a, Evet sen bizim rabbimizsin, seni çok seviyoruz, sana aşığız, dedik. (bkn: Araf suresi, 172)

 

AŞIK OLMAK BİR İDDİADIR

 

İşte biz bu dünyaya o sözü, seni seviyorum, aşığım sözünü ispatlamaya geldik. Aşk için, Aşık olduğumuzu ispatlamak için. Aşık olmak bir iddiadır, kanıt lazımdır.  

 

    (Hz. Mevlana - Mesnevi, cilt 3, 4008): “Aşk bir davaya benzer, cefa çekmek de davanın tanığıdır. Tanığı olmayan her dava mutlaka kaybedilir. Ben, cefaya uğrayıp kemale ereceği ve safa bulacağı zaman kaçan, sonra da safa, huzur dileyen kişinin aklına şaşarım.

 

   Zamanın kadısı senden tanık isterse, sakın ona incinme. Cefayı, kederi, ıstırabı güleryüzle karşıla, onları bağrına bas da hakikat definesini elde et. Çünkü onlar, senin aşkının tanıklarıdır.”

 

Evet sevginin ölçüsü fedakarlıktır. Fedakarlık yapmayanın sevgisine inanılmaz.

 

Annem beni seviyor, hasta olsa bile 44 yıldır çayımı yemeğimi hazırlıyor.

 

Babam beni seviyor ki, her gece defalarca uyanıp tuvaletimi yaptırıyor.

 


Kardeşlerim beni seviyor ki, beni hergün arıyorlar. Erkek kardeşim her hafta gelip beni tuvalete götürüp banyo yaptırıyor, kızkardeşim ve eniştem gelince beni gezdiriyorlar.

 

Evet sevginin ölçüsü fedakarlıktır. Kim ne kadar çok fedakarlık yapıyorsa o kadar fazla seviyordur. Ve tabi o kadar da sevilir.

 

Hz. İbrahimi ateşe attılar yine de Rabbinden vazgeçmedi. 80 sene evlat için dua etti, ümit kesmedi. Sonra Allah ona hayırlı bir evlat verdi. Ve evladını kurban et, kes emri geldi.

 

Allahı çok sevdiği için yüreği kan ağlayarak emri uyguladı. Daha önce ateşin yakmaması gibi bıçak kesmedi. Ve sonunda Allah, Hz. İbrahim’e Halilim, yani dostum dedi.

 

ŞUNU DÜŞÜNÜNCE AĞLADIM

 

Peygamber Efendimizin SAV neler çektiğini düşününce gözyaşımı tutamıyorum. Annesiz babasız bir ömür geçirdi. Altı evladını, ilk aşkını kabre indirdi.

 

En yakın arkadaşlarını, akrabalarını kaybetti, taşlandı, yaralandı. Allah için her sıkıntıya rızayla sabretti ve hep şükretti. Ve Allah’ın habibi, sevgilisi oldu.

 

Geçen şuna ağladım. Biliyorsunuz Miraç gecesi hüzün yılında yaşanmıştı. Yani Hz Hatice ve Ebu Talibin vefat ettiği yıl.

 


Miraç gecesi yaşananlar anlatılıyor ya, Efendimiz SAV semanın katlarında Hz Adem AS …, Hz Musa, Hz İsa’yı gördü konuştu, Cebrail AS cennet cehennemi gösterdi diye…

 

Geçen şöyle bir şeyi düşünürken TSM dinliyordum ve gözyaşıma hakim olamadım.

 

Cebrail AS Efendimizi SAV sessizliğin hüküm sürdüğü bir sarayın önüne getiriyor. Kapı açılınca Hz Hatice görünüyor. Efendimizi SAV görünce sevinçten ağlamaya başlıyor.

 

BENİMKİ AŞK İBADETİ İNŞALLAH

 

Anti parantez anlattım bunu. Sevdiğimizin hatırına sıkıntılara sabredersek sevdiğimiz, bizim onu sevdiğimizi anlar. Çünkü Allah kalplerin özünü bilendir. 

 

BEN DE ALLAH’I çok SEVDİĞİM İÇİN HER SABAH uyanıyor NAMAZ KILIYORUM.

 

Evet sevgiden, aşktan… Abdülkadir Geylani Hazretleri ibadeti üçe ayırıyor.

 

1-KÖLE ibadeti: Allah’tan korkusundan, cehennemde yanmaktan korktuğu için ibadet yapmak.

 

2-TÜCCAR ibadeti: Cennetteki köşk, huri için ibadet etmek; şu kadar Esma zikir yapayım bana şifa ver, şu derdime çare ver, gibi karşılık bekleyerek ibadet…

 

3-AŞK ibadeti: Allah’ın rahmeti, büyüklüğü, lütuf ve ihsanları karşısında şükür ve minnet hisleriyle dolup aşk ve şevkle severek ibadet etmek…  

 

Allah hepimize aşk ve şevkle ibadet etmeyi nasip etsin.

 


Yazıda vermek istediğimiz MESAJ anlaşılmıştır inşallah.

 

EİNSTEİN’IN SEVGİ MEKTUBU

 

Yazımızı sevgi konusunda Einstein’in kızına yazdığı mektubu ile bitiriyoruz:

 

1980’lerin sonunda ünlü dehanın kızı olan Lieserl, Einstein’ın yazdığı 1400 mektubu Yahudi Üniversitesine bağışladı; tek bir şartı vardı: babasının ölümünün üzerinden 20 yıl geçene kadar içerikleri yayınlanmayacaktı.

 
1879'da Almanya'da doğan Yahudi asıllı Einstein 1955'te ABD'de ölmüştür...



Bu okuyacağınız mektup Lieserl Einstein için olanlardan bir tanesi…

 

İzafiyet kuramını açıkladığım zaman çok az kişi beni anladı, şimdi insanlığa ulaşması için yazacaklarım da bu dünyada yanlış anlaşılma ve önyargıyla çarpışmaya mahkum.

 

 Mektupları gerektiği sürece korumanı istiyorum, ta ki toplum şimdi açıklayacaklarımı kabul edecek düzeye gelene kadar.

 

 Bilimin açıklayamadığı son derece kuvvetli bir güç var. Bu güç herkesi kapsıyor ve yönetiyor, evrenin çalışmasını sağlayan her olgunun arkasında bile o var ve henüz bizim tarafımızdan tanımlanamadı.

 

Bu evrensel güç SEVGİDİR.

 

 Bilim insanları, evren için birleşik bir kuram ararken, görülemeyen en kuvvetli evrensel gücü unuttular.

 

 Sevgi Işıktır, onu alıp verenleri aydınlatan.

 

 Sevgi yer çekimidir, çünkü insanların birbirine çekim hissetmelerini sağlar.

 

 Sevgi kuvvettir, çünkü bizdeki en iyiyi çoğaltır ve insanlığın kör bencilliklerinde tükenmemesine izin verir.

 

 Sevgi için yaşarız ve ölürüz.

 

 Sevgi Tanrıdır ve Tanrı sevgidir.

 

 Bu güç her şeyi açıklar ve yaşama anlam katar. Bu bizim çok uzun süredir göz ardı ettiğimiz bir çelişkidir, çünkü belki insanın evrende kendi özgür iradesiyle kullanamayacağı tek enerji olduğu için sevgiden korkuyoruz.

 

 Sevgiye görünürlük verebilmek için, en ünlü denklemimde basit bir yer değiştirme yaptım.

 

 Eğer E=mc2 yerine, dünyayı iyileştirecek olan enerjinin ışık hızının karesiyle çarpılacak sevgiyle sağlanabileceğini kabul edersek, şu sonuca varıyoruz: sevgi en kuvvetli güçtür, çünkü sınırı yoktur.

 

SEVGİ HAYATIN ANLAMIDIR

 

İnsanlığın evrendeki bizim düşmanımız haline gelen diğer güçleri kullanmakta ve kontrol etmekte ki başarısızlığından sonra kendimizi başka çeşit bir enerjiyle beslememiz zorunludur.

 

 Eğer türümüzün hayatta kalmasını istiyorsak, eğer hayatta bir anlam bulmamız gerekiyorsa, eğer dünyayı ve içinde yaşayan her duyarlı varlığı kurtarmak istiyorsak, sevgi tek ve biricik cevaptır.

 

 Belki bir sevgi bombası, gezegenimizi harap eden açgözlülük, nefret ve bencilliği tamamen yok edebilecek kadar güçlü bir cihaz, yapmaya hazır değiliz.

 

 Buna rağmen her bireyin enerjisini açığa çıkartmayı bekleyen küçük ama kuvvetli bir jeneratör var.

 

 Bu evrensel enerjiyi almayı ve vermeyi öğrendiğimiz zaman sevgili Lieserl, sevginin hepsini yendiğini, her şeyin ötesine geçtiğini doğrulayabileceğiz, çünkü sevgi hayatın en özlü kısmıdır.

 

 Bütün hayatım boyunca kalbimin içinde sana dair sessizce atanları ifade edemediğim için çok derin bir pişmanlık duyuyorum. Belki artık özür dilemek için çok geç, ama zaman göreceli olduğu için sana söylemem gerekiyor: Seni seviyorum ve nihai cevabı bulduğum için sana teşekkür ederim.

 

 Baban Albert Einstein

 
4 Kasım 2017 Cumartesi sinemaya Ayla filmine gittik. Canım kardeşim Faik beni akülü sandalyeme oturttu arabayla götürdü, canım dostum Aydın Kaynarca bey bana sinema ısmarladı ve eşlik etti. iyiki varlar. Allah razı olsun.
Ayla filmi, yaşanmış bir hikayedir.
1950'de Kore harbine gönderilen Süleyman astsubay bir gece ormanda ana babası savaşta ölmüş beş yaşında bir kız çocuğu bulur.
Kıza savaş boyunca sahip çıkan Süleyman astsubaya G. Kore Hükümeti kızı Türkiye'ye götürmesine izin vermez, yetimhaneye yerleştirilir.
Aradan 60 yıl geçer ve filmin sonunda kavuşurlar.
Gerçek görüntülerde çıkınca gözlerim yaşlarla doldu.

 
 
SEVELİM SEVİLELİM, DÜNYA KİMSEYE KALMAZ.

 

 

Celalin Penceresinden